Altın Palmiye Tahminleri ve Cannes Festivali’nde Gözlemler

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye tahminleri ve izlenen filmler üzerine gözlemler.

Cannes Film Festivali’nin yarısı geride kalırken, izlenen filmlerin değerlendirilmesi ve Altın Palmiye tahminlerinin yapılma zamanı geldi. Festivaldeki koşuşturma arasında, arkadaşlarla yapılan sohbetler genellikle “Sence hangisi kazanır?” sorusuyla başlıyor. Günlük izleme programlarının ardından, izlenen filmler hakkında notlar alırken, çocukluk anıları gibi nostaljik bir hisse kapılıyoruz. Dünkü Screen dergisinin listesine göz attığımda, 7. günde en yüksek puanları alan filmlerin Fatherland ve All of a sudden olduğunu gördüm. Her ikisi de 3 puanı aşabilmiş, bu da benim “henüz mükemmel bir film izleyemedim” sızlanmamla örtüşüyor. Altın Palmiye’yi hak eden bir film henüz göremedim, ancak yarışan tüm filmleri izlemek de mümkün değil; bu da 10 kişilik bir gazeteci ekibiyle gelmeyi gerektiriyor ki bu da imkansız.

Fatherland, ödül alacak bir film gibi görünüyor ama büyük ödül için yeterince yenilik sunmuyor. Hikayesi güzel, kadın oyuncu performansı etkileyici ve konu evrensel.

Çağımızın en iyi Japon yönetmenlerinden biri, ilk kez Fransa’da çalışarak varoluş ve ölüm temalarını işleyen bir film sunuyor. Ryusuke Hamaguchi’nin yönettiği All of a sudden, Cannes 2026’nın en uzun filmi olma unvanını kazanmış durumda. Filmin teması ve biçimsel zenginliği, izleyiciyi etkileyen bir deneyim sunuyor. İki ana karakterin, Tao Okamoto ve Virginie Efira’nın dillerinde performans sergilemeleri, filmin en dikkat çekici noktalarından biriydi.

Pazartesi sabahı, 8:30 seansından sonra, Festival Sarayı’nın 4. katındaki “Gazeteciler Barı”na (sadece su, kahve ve kola sunuluyor ama harika bir manzarası var) nefes almak için çıktım. O sırada festivalin genel delegesi Thierry Frémaux, Belediye Başkanı David Lisnard ve Festival Başkanı Iris Knobloch’un plaja gitmesiyle ilgili bir haber aldım. Ancak denize girmeye gitmedikleri, Aralık ayında hayatını kaybeden Brigitte Bardot’a ithafen “Brigitte Bardot Plajı”nın açılışını yaptıkları öğrenildi. Festival sarayına yakın olan Macé plajında yapılan bu açılış, plajın günde birkaç saat köpeklere açık olacağı bilgisiyle birlikte oldukça ilgi çekiciydi. Cannes’a gelmişken, hala etkisini sürdüren Bardot’u anmak güzel bir jest.

Festivalin ortasında, bizi asıl nedenimizden uzaklaştıran bir başka olay ise, “Zapper Bolloré” dilekçesini imzalayanlar ile Canal+ yönetimi arasında yaşanan tartışmalar oldu. Milyarder Bolloré’nin aşırı sağcı gündemiyle ilgili eleştiriler, medya ve yazın dünyasından uzaklaştırılanların yanı sıra sinema dünyasında da yankı buluyor. Bu durum, Cannes’daki atmosferi gerginleştiriyor.

Gazetecilerden uzak durmayı tercih eden sinemacılar, bu tartışmalara dahil olmaktan kaçınıyor gibi görünüyor. Bir başka dikkat çekici olay ise, yarışmada yer alan Moulin filmiyle ilgili yaşandı. Jean Moulin’in hayatını konu alan bu filmde, yönetmen László Nemes ve başrol oyuncusu Gilles Lellouche’a, Ulusal Birlik Partisi’nin tehditleri hakkında ne düşündükleri soruldu. Ancak ikisi de sessiz kalmayı tercih etti. Bu durum, Nazi işgali altındaki Fransa’nın kurtuluşu için savaşan bir direnişçi hakkında yapılan bir filmde oldukça düşündürücü bir tepkiydi. Yapımcı Alain Goldman, Jean Moulin’in hayatında parti siyasetinin üstünde durduğunu vurguladı. Bu nedenle, rezervasyonumu iptal edip, o saati Bardot plajında geçirmeye karar verdim.

Beklenen bir diğer film ise, Léa Seydoux ve Niels Schneider’ın başrollerini paylaştığı Bilinmeyen (L’inconnu) oldu. Bu film, varoluşsal kaygılarla dolu bir yolculuğu anlatıyor. Arthur Harari’nin yönettiği film, Altın Palmiye ile ödüllendirilen “Bir Düşüşün Anatomisi”nin ortak yazarı olarak dikkat çekiyor. Ancak, yine aynı varoluşsal temalarla izleyiciyi sarmalıyor.

Bir diğer yarışma filmi olan Fjord, Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu tarafından çekilmiş. Norveç’teki özgür toplum ile muhafazakar Romen göçmenler arasındaki kültürel çatışmayı eğlenceli bir dille ele alıyor. Bu film, günümüzde yaşanan kültür savaşlarının örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Fjord, göçmen ailenin Norveç toplumuna entegrasyonunu sorgularken, yaşanan çatışmaların boyutlarını gözler önüne seriyor. Aşırı sağın etkisiyle, bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı bir ortamda, bu tür hikayeler oldukça önemli bir yere sahip. Cristian Mungiu, Kuzey Avrupa’nın ilerici değerlerini sorgulayan bir bakış açısı sunarak, Avrupa’daki tehlikeleri gözler önüne seriyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu